Öne çıkan

İlk Blog Gönderim

Hepinize merhaba 🙂

Her Şey Hakkında Bir Şey sitesiyle yeni bilgiler öğrenip her beraber gelişebilmemiz için elimden geleni yapacağım.

Neden her şey hakkında bir şey?

Bu aslında benim prensibimden geliyor. Bilim, teknoloji, uzay, sanat vb. bütün her dalda her şey hakkında bir şey bilmek istiyorum ve bu siteyi de hep beraber gelişebilmemiz için kuruyorum. Elimden geldiğince çabalayacağım.

Yerinde duran geriye gidiyor demektir. İleri! Daima ileri!

-Mustafa Kemal ATATÜRK.

Atamızın dediği gibi durmadan ilerleyelim.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, Türkiye Cumhuriyeti ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin resmi bayramlarından biridir.

Aslında bu bayram ilk kutlanmaya başlandığı zamanlar “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak kutlanmıyordu. Bu bayram; “23 Nisan Milli Bayramı”, “Milli Hakimiyet Bayramı” ve Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin ilan ettiği “Çocuk Bayramı”nın birleştirilmesiyle oluşmuştur.

TBMM'nin açılması
TBMM’nin açılması
TBMM'nin açılması
TBMM’nin açılması

23 Nisan 1920, TBMM’nin açıldığı gündür. İstanbul’un işgal edildiği, Yunan ordusunun Batı Anadolu’da ilerlediği ve iç isyanların sürdüğü bir ortamda mücadeleye Ankara’da Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla başlanılan bugün, Atatürk tarafından gelecek kuşaklara armağan edilmiştir. TBMM’nin açıldığı günün akşamında Atatürk bazı arkadaşlarıyla sohbet etmiştir, o sohbette arkadaşları Atatürk’e: “Paşam! Bugün Büyük Millet Meclisi’ni açtık. Bunu bütün milletimize ve İtilaf Devletleri’ne ilan ettik. Fakat bugünün adı ne olsun?” sorusunu sormuştur. Atatürk bu soruya şu cevabı vermiştir: “Efendiler! Osmanlı İmparatorluğu, 600 yıl bu milletin kaderine hakim olmuştur. Bugün Osmanlı İmparatorluğu kısmen dağılmış olmasına rağmen İstanbul’da bir hükümeti mevcuttur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında, bugün bizim açtığımız Meclis çocuk kalır. Onun için, bugünün adına Çocuk Bayramı diyelim. Bu çocuk büyüsün kendi zaferini ilan etsin.” Atatürk’ün bu sembolik “çocuk bayramı” düşüncesi zamanla gerçekten bir “çocuk bayramı”na dönüştü.

23 Nisan günü milletin hürriyet ve bağımsızlık yolundaki kararlılığının bir göstergesi olarak milli bayram olması konusu Meclis’e getirilmiş, sonucunda “23 Nisan’ın Milli Bayram Addine Kanun” oylanarak kabul edilmiştir. Böylece Türk milletinin bağımsızlığının ve egemenliğinin simgesi olan bugün kutlanmaya başlanmıştır. Milli Hakimiyet Bayramı ise 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırıldığı gündür. Bu bayram daha sonraları 23 Nisan’da kutlanmaya başlandı ve 1 Kasım tarihi unutuldu. 1935’de bayramlar ve tatil günleriyle ilgili kanun değişirken “23 Nisan Milli Bayramı”, “Milli Hakimiyet Bayramı” olarak değiştirildi. “Çocuk Bayramı” ise bu gelişmelerin dışında Himaye-i Etfal Cemiyeti (Çocuk Esirgeme Kurumu)(HEC)’nin 23 Nisan 1927’de bu günü “Çocuk Bayramı” olarak nitelendirilmesiyle kutlanmaya başlandı. HEC’in bu bayramı “Çocuk Bayramı” olarak nitelendirmesinin altında yetim ve öksüz çocuklara gelir elde etme anlayışı yatmaktadır. Bu bayramı şu sözlerle duyurmuştur:

“Millet Meclisimizle millî devletimizin Ankara’da ilk teşkile günü olan Millî bayram Cemiyetimizce çocuk günü olarak tesbii edilmiştir. Bize yeni bir vatan veyeni bir tarih yaratıp bırakan mübarek şehitlerle fedakâr gazilerin yavruları fakir ve ıstırabın evladları ve nihayet alelıtlak bütün muhtac-ı himaye-i vatan çocukları namına milletin şevkatli ve alicenab hissiyatına müracaat ediyoruz. Kadın, erkek, genç, ihtiyar hatta vakti ve hali müsait çocuklardan mini mini vatandaşlar için yardım bekliyoruz. Her sayfası başka bir şan ve muvaffakiyetle temevvüç eden milletimizin, yarın azami derecede muavenet göstermekle beraber, çocuk gününün layıkı veçhiyle neşeli ve parlak geçirilmesi için aynı derecede alaka ve müzaheret göstereceğinden emin olan Himaye-i Etfal Cemiyeti, şimdiden arz-ı şükran eder.”

Çocuk Bayramı ilk defa 1927’de kutlandı. Mustafa Kemal Paşa arabalarından birini çocuklara verdi ve Cumhurbaşkanlığı Bandosu’nun konser vermesini sağladı.

HEC 1929’da 23-30 Nisan haftasını “Çocuk Haftası” ilan etti. Bunu şu sözlerle duyurmuştur:

“Milletin dayanağı vatan yavrularının sağlık ve hayatlarını ve memlekete faydalı birer insan olabilmelerini temin maksadıyla Milli Mücadele’nin en hareketli zamanlarında Ankara’da kurulmuş olan Himaye-i Etfal Cemiyeti büyük ve kutsi bir emelde muvaffak olabilmek için gayret sarf etmektedir. Bütün çalışmasını ulu himayeci Gazi Hazretleri’nden, muhterem hükümetten ve şefkatli halkımızdan gördüğü maddi ve manevi yardımlarına dayandırmakta olan Cemiyet, çalışmasında muvaffak olabilmek için halkımızın çocukla alakasını arttırmak amacıyla 23 Nisan Çocuk Bayramı’nı ihdas etmiş ve üç dört seneden beri vatanın her tarafından pek güzel suretle kutlanan Çocuk Bayramı’ndan cesaret alarak bu bayramı “Çocuk Haftası”namıyla yedi güne yaymıştır.”

Bunun üzerine o yıl etkinlikler bütün bir hafta boyunca devam etti, bayram ise eskiden olduğu gibi 23 Nisan’da kutlandı. O yıl Çocuk Balosu, Atatürk himayesinde Palas’ta düzenlendi.

Bütün bu çabalara rağmen istenilen noktaya gelinmediğinden, Fuat Umay 1932’de TBMM’ye bir teklif sundu ve ülke çapında bu günü duyurabilmek için 20-30 Nisan tarihleri arasında posta ve telgraflara Himaye-i Etfal Şefkal Pulu yapıştırılmasını istedi. Meclis’in onayını alarak 14 Nisan 1932’de yürürlüğe girdi.

Himaye-i Etfal Şefkat Pulu
Himaye-i Etfal Şefkal Pulu

Bu kutlamalar sırasında çocukların ellerinde levhalarla gerekli yerlere seslerini duyurabilmek için bazı istekler yer alıyordu. O isteklerden bazıları:

1.Her çocuğa müsavi gıda, sıhhat ve hayat isteriz.

2. Çocukların dilenmesini men eden kanunlarınızı şiddetle tatbik etmenizi isteriz.

3. Çocukların evlerde, mekteplerde, sokaklarda, her yerde dövenlere karşı adil davranmanızı, çocuklara zulmü men edecek ve cezalandıracak bir kanun çıkarılmasını isteriz.

4. Çocukların hamallığını, yük taşımasına mani olmanızı isteriz.

5. Çocukların ağır işlerde çalıştırılmamasını isteriz.

6. Çocuk sinemaları isteriz.

7. Fakir, zengin çocuklar için izci teşkilatı isteriz.

8. Her çocuğa mektep isteriz.

9. Çocuk bahçesi isteriz.

10. Sokaklarda yatan çocuklara çatı isteriz.

11. Fakir çocukları himaye için Himaye-i Etfal’in her tarafa yayılmasını ve kuvvetlenmesini isteriz dilekleri bulunmaktaydı.

1933’de yeni bir gelenek başladı ve Atatürk çocukları makamına davet ederek onlarla sohbet etti. Bu davranış diğer devlet adamları tarafından da kabul görüp, uygulandı. Nitekim günümüzde de gelenek haline geldi.

1935’de kanun düzenlenmesiyle 23 Nisan “Milli Hakimiyet Bayramı” olarak değiştirildi. Kutlamaların devam etmesine rağmen “Çocuk Bayramı” ilave edilmedi.

1970’li yıllarda HEC amacına ulaşmış ve bu bayram geniş kitleler tarafından kutlanmaya başlanmıştı. 1975’teki kutlamalara TRT’de katıldı ve bütün bir hafta boyunca çocuk programları yayınladı.

1978’de Meclis Başkanlığı’nın izni ile Meclis’de düzenlenen törenlere üye sayısı kadar çocuk katılması kararlaştırıldı. 23 Nisan 1979’da Ankara İlkokulları’nın katılmasıyla gerçekleştirilen bu uygulama, 1980’de bütün illerdeki çocukların katılmıyla “Ulusal Çocuk Parlamentosu” oluşturularak gerçekleştirildi. Aynı yıl TRT bu sefer komşu ülkelerdeki çocukları da davet ederek bu bayramı uluslararası düzeyde kutladı. TRT’nin bu uygulamaları günümüzde de devam etmektedir.

1981’de Milli Güvenlik Konseyi bu bayramı “Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” olarak resmileştirmiştir.

Bu bayramı anlatırken “ulusal egemenlik” kavramına da değinmek gerekir:
Ulusal Egemenlik ya da millî hâkimiyet, devletin gücü olan egemenliğin doğrudan doğruya ulusa ait olmasıdır. Millî egemenlik, ulus egemenliği ya da hâkimiyetimilliye olarak da adlandırılır.

Atatürk’ün milli egemenlikle ilgili sözleri:
⦁ Egemenlik, hiçbir mâna, hiçbir şekil ve hiçbir renkte ve işarette ortaklık kabul etmez. 1922 (Nutuk II, S. 700)
⦁ Millî emeller, millî irade yalnız bir şahsın düşünmesinden değil bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin bileşkesinden ibarettir. 1923 (Atatürk’ün S.D. II, S. 95)
⦁ Egemenlik kayıtsız ve şartsız milletindir. 1923 (Atatürk’ün S.D. II, S. 58)
⦁ Millî egemenlik öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmağa mahkûmdurlar. 1929 (Atatürk’ün B. N., S. 82-83)
⦁ Bir millet, varlığı ve hukuku için bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddî güçleriyle alâkadar olmazsa, bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse şunun, bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Millî hayatımız, tarihimiz ve son devirde idare tarzımız, buna pek güzel delildir. Bu sebeple teşkilâtımızda millî güçlerin etken ve millî iradenin hâkim olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Millî egemenlik… 1920 (Nutuk III, S. 1185)
⦁ Bütün cihan bilmelidir ki artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da millî egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdani ve mevcudiyetidir. 1923 (Atatürk’ün S.D. I, S. 300)

Ve yazımızı Atatürk’ün şu sözüyle sonlandıralım:

“Küçük hanımlar, küçük beyler! Sizler hepiniz geleceğin bir gülü, yıldızı ve ikbal ışığısınız. Memleketi asıl ışığa boğacak olan sizsiniz. Kendinizin ne kadar önemli, değerli olduğunuzu düşünerek ona göre çalışınız. Sizlerden çok şey bekliyoruz.”

KAYNAKÇA
http://pauegitimdergi.pau.edu.tr/Makaleler/854897718_10-23%20NİSAN%20MİLLÎ%20HAKİMİYET%20VE%20ÇOCUK%20BAYRAMI.pdf
https://ulusal-egemenlik.nedir.org/
https://tr.wikipedia.org/wiki/Ulusal_egemenlik
https://listelist.com/ataturkun-cocuklarlar-ilgili-sozleri/

https://www.google.com/url?sa=t&source=web&rct=j&url=http://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/75.-Say%25C4%25B1-Makaleler-465-494.pdf&ved=2ahUKEwiG84HumvXoAhXjwosKHfU-APoQFjAAegQIBRAB&usg=AOvVaw0PmJQpqNszb7mP1Og5QlXs

OBLOMOV

Bugün karşınıza kitap yorumuyla çıkıyorum ama daha çok deneme tarzında olacak. Spoiler yememek için kitabı henüz okumayanların yazıyı okumaması onlar için daha iyi olur.

Oldukça tembel, kaygılı, çok düşünen, içinde bir şeylere karşı istek uyanamayan, başkalarının zoruyla bile bir iş göremeyen karakterin yer aldığı; sanat kaygısıyla değil de anlatılmak isteneni verme amacının güdüldüğü roman OBLOMOV. Yazar ilk olarak “Oblomov’un Rüyası” adlı bölümü dergide yayınlamıştır daha sonra romanı kitaplaştırmıştır. Kitapta anlatılan durum daha sonra bir insanlık durumu olarak Oblomovluk tabiriyle kullanılmaya başlanılmıştır.

Kitaptaki ana karakterimiz Oblomov, çiftlik sahibi bir ailenin çocuğudur. Çoğu ailede olduğu gibi el üstünde büyütülmüş ve kendi başına bir iş görülmesine izin verilmemiştir. Haliyle küçüklükten başlayan bu durum büyüdükçe devam etmiş ve Oblomov için bir yaşam tarzı haline gelmiştir. Karakterimiz yukarıda da anlatıldığı gibi tembeldir ve çok düşünür. Öyle düşünür ki yoluna asıl taş koyan şey onun bu çok düşünme özelliğidir. Aslında Oblomov bu durumdan çok da memnun değildir. Çiftlikte işler yolunda gitmemektedir ve çitfliğe işlerin başına gitmesi gerekmektedir ama bir türlü bu işe girişemez. Eğer sizinde Oblomov’la benzer özellikleriniz varsa Oblomov’un bazen nasıl bu durumdan rahatsız olduğunu, kendine geldiğini ve böyle yaşanmaz diye kendine sitem ettiği satırlarda kendinizle çok benzer cümleleri kurduğunu görebilirsiniz. Biraz da Oblomov’un en yakın arkadaşından bahsedelim. Ştolts, Oblomov’un tam zıttı bir karakterdir. Sürekli iş için seyahate giden, yerinde duramayan, çalışkan biridir. Çok uzun uzun karakter betimlemelerine girmeye gerek yok, kitapta uzun uzun betimlenmiş ve karakterler çok iyi analiz edilmiştir. Oblomov’u yerinden kaldırabilen tek kişi Ştolts’dur. Yine bir gün Ştolts’un gelişiyle Oblomov dışarı çıkmak zorunda kalır, birinin evine ziyarete giderler ve orada Olga adında biriyle tanışır. Bu ikisi arasında bir aşk alevlenmeye başlar. Olga; hayat dolu, genç, enerjik bir karakterdir. Olga’nın Oblomov’u sevmesinin asıl sebebi Oblomov’un çok temiz kalpli olması ve kendisinin Oblomov’u ayağa kaldırabileceğine inanmasıydı. Bu inanç Olga’yı Oblomov’a bağlıyordu. Kendisini güçlü hissediyor, Oblomov’a hayat verdiğini düşündükçe kendisini çok mutlu hissediyordu. Evet, bu tembel karakterimiz aşık olunca biraz değişmiştir. Kendisine bakmaya, kitap okumaya, dışarı çıkmaya başlamış, evin kirli olmasından rahatsız olmuştur ama yinede çiftliğe gidip işlerini düzeltememiştir. Oblomov’un ayağa kalkışı sadece aşk etrafında yani Olga’nın etrafında olmuştur. Oblomov’un tamamen değişmeyecek olması Olga’yı ondan ayrılmaya iter ve hikayemiz burada çöküşe geçer. Okur olarak ben; yine bir şey olacağını, ayağa kalkacağını düşünürken bu olmaz. Hikaye nasıl başladıysa yine öyle biter. Oblomov, kalp kriziyle ölür. Bu aşkın bitişiyle kitabın sonu arasında bazı olaylar oluyor ama ben oraya değinmek istemiyorum.

Kitabı gerçekten beğendim çünkü kitapta çok fazla kendimi gördüm. Oblomov’la beraber aşık olduğu zaman bende yükseldim, çöktüğü zaman bende çöktüm. Ayrıca kitabın gerçekçi bir sonla bitirilmesi de kitabı daha etkileyici kılmış. Eğer kitap tembel bir insan hikayesiyle başlayıp başarılı bir insanla bitseydi bu kadar etkileyici olmazdı çünkü bu hikayelerden çokca var. Herkesin içinde Oblovmov’luk vardır; kiminde daha az kiminde daha çok. Önemli olan içimizdeki Oblomov’u itebildiğimiz kadar içeri itmek ve çıkmasına izin vermemektir. Unutmayın; ya şimdi ya hiç! Oblomov, şimdiyi tercih etmemişti bu hiç seçeneğini tercih ettiğini gösterir ki gerçekten de öyle olmuştur; hayal ettiği hayata hiçbir zaman kavuşamamıştır.

WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın